tacticalshoyu:

Neon Hotel Rooms in Brad Carlile’s Tempus Incognitus. ‘Each image takes two or three days to create from three to nine exposures at different times of the day. All work is done in camera on film and no colored bulbs or gels are used. I shoot only at pre-determined times and I must adjust to the particular light given the confines of this schedule.’

tacticalshoyu:

Ireland-based photographer Michael Taylor’s Waves series. Images of light waves in water, glass, air and materials were projected onto the model using light. Film and analogue projection techniques were used; there was no digital manipulation.

Hiçbir şeye isteğim, hiçbir işe niyetim, hiç kimseye minnetim yok. 

şeftali

portakallar bitti mi? ama kış hala geçmemiş gibi. bugün de mi ıslandın? oysa vakit 21i mayısın. neden sıkıyolar artık? neden bu kadar çabuk bıktık? karpuz çıkmış melahat. daha yemedin mi? üzülme. küçükken dayak yedin. büyüdün azar yedin. sevdiklerinden güzel seçilmiş yalanlar yedin. herkesten tekme yedin. çilekler de çürüyo hemen. aman bitiriver çürümeden. çürütme içini. her zaman gülmeye değer bi şeyler bulmayı öğren. bi de lütfen, kavun al gelirken öğlen. akşamları rakı olur sofralarda, bunu da yaz aklının bi kenarına. kurusu makbuldür mesela benim için kayısının. amaaan ne önemi var mahallenin dayısının. neyse ne diyoduk? erik yiyoduk. tuza bana bana. yaralara basa basa. sen sen ol kirazları tak kulağına. ne gerek var başka bi şeyi küpe yapmana. unut. salkım salkım üzümleri al avuçlarına. her tane nasıl da birleşmiş bak, birlik olmayı öğren yakınlarınla. vişnenin reçeli güzel olur. mayhoş tadını hissedebiliyo musun şu an ağzında? bırak, iyisiyle kötüsüyle hayatın mayhoş bi tat bıraksın ağzında.

psişik

amaçsızca gelip amaçsızca giden garip kişilik, daha kumaşı dokunmamış yarım biçimlik. atladığın hayatlarda kendine yer edinmeye çalışmaya devam edişin, gülümsetiyor kendini masum gibi gösterişin. hüznünü komikliklerinle gizlemeye çalışma güdüsü başucuna ilişik, içindeki duygular daima bitişik. ve senin tüm sezişlerin, kapatır önünü işlerin. yine de yenilerinle yolun açık olsun, açılsın inşallah işlerin asdfghsadfghjfgh

Veda etmediklerim var. Ardından hiç yazmadıklarım, içimi dökmediklerim. Hiç bitmeyenlerim, yazacak kadar değerli görmediklerim, gururdan ödün vermediklerim. Hiç yermediklerim, kabullenme evrelerim, özlemediklerim, yolunu gözlemediklerim. İçimi ısıtmayanlarım, soğutmayanlarım, yine de göz yaşıma nedenler sunanlar var. Anlam veremediklerim, anlama layık görmediklerim, anlamsızlaştırmaya çalıştıklarım var. Farklı farklı hikayelerim, uslu diye bilenlerim, tepkisizliğimi yadırgayanlarım, alışmışlığımı anlayamayanlarım var. Geç kalmışlarım, zaman tanımadıklarım var. Bir de sıfatlarından utandıklarım var. İşte en çok o koyar.

İçinden bi parçaydım. Milyonlarını geçip tutunmaya çalıştığım. Adımı koyan adamdın. En çok da sen adam olamadın.

kaputveburun:

hayat bazen çok genç yaşta sikiveriyor insanı
sekiz yıllık hayatında ilk kazığı babasından yemişti barış. daha doğumuna beş ay varken babası üst kat komşusunu da alıp kaçmış ve bir daha geri dönmemişti. annesi dört sene dayanabildi, meme kanserinden öldü, barış’ın yediği ikinci kazıktı bu. bu yaşta dünyanın el yalnızı olduktan sonra dayısı ve yengesi koruma altına almıştı barış’ı. annesinin öldüğünün farkındaydı ama baba kavramını bilmedi hiç. annesi meryem ana kendisi de isa’ydı. ama aklı ermiyordu tabii bunlara. onun bütün derdi hafta sonları trt’de kovboy filmi izlemekti. bu kovboy merakı nerden geliyordu kendi dahil kimse bilmiyordu. zaten kimsenin de umurunda değildi. okula başladığı gün dünyanın en vırtgel ağızlı yengesi öğretmenine barış’ın bütün hikayesini anlattı. çok geçmeden bütün veliler ve öğrenciler öğrendi durumu. ilk zamanlar pek soran olmadı ama bir gün, dünyanın en düz saçlı ve sümüklü çocuğu “annen nasıl öldü?” diye soruverdi barış’a. meme kelimesi yengesi tarafından dile biber sürülmeye neden olacak kadar ayıp kelimeler içerisinde bulunduğu için dayısının her zamanki cevabını verdi: “allah yanına aldı.” okuldan döndüğünde oldukça sessizdi barış. sessiz olması da diğer bütün herşey gibi kimsenin umurunda değildi. kanepede uyuya kaldı. uyandığında duyduğu ilk cümle “yukarda allah var.” oldu. cümlenin sahibi barış’ın tekel bayii işleten dayısıydı. “dayı…”“söyle paşam.”“annemi allah mı aldı?”“evet paşam allah yanına aldı. iyi insanları allah yanına alır her zaman.”yastığa kafasını geri koydu ve uzun uzun, çocuk çocuk, kimsesiz kimsesiz düşünmeye başladı. gece olmuştu. yatağından sessizce kalktı, dayısının yatak odasına girdi ve birkaç kez yengesinin temizlik yaparken açtığında içini gördüğü sandukayı kaldırdı usulca. içinde gümüş kaplı ve işlemeli, seyrettiği kovboy filmlerindekilerden daha güzel revolveri gördü. eline alıp şöyle bir inceledikten sonra hızlıca dışarı çıktı. yürümeye başladı. evden bir hayli uzaklaşmıştı. hayatında ilk defa evden bu kadar uzaklaştığını arkasına baktığında fark etti. silahı pijamasının lastiğinden çekip çıkardı, biraz süzdükten sonra dayısının tarif ettiği allah’ın adresine doğru nişan aldı ve tetiğe bastı. büyük bir gürültü koptu, barış da bir hayli ürkmüştü ama pek belli etmedi. bekledi, bekledi, bekledi… “ee niye düşmedi o zaman?” diye söylendi kendi kendine. izlediği filmlerden dolayı birinin öldüğünde neler olduğunu az çok biliyordu. hayalinde kurşunu sıkar sıkmaz allah’ın yere düşeceğini canlandırmıştı. üçüncü kazığını da dayısı atmıştı barış’a. geldiği gibi hızlı hızlı eve geri döndü. silahı yerine koydu, odasına döndü.ertesi sabah kahvaltıda dün gece olanlardan zerre fikriyatı olmayan dayısına sorgulayıcı gözlerle bakıyordu barış.“dayı…”“söyle koçum!”“allah nerde?”“yengesi benim yeğenim çok imanlı bir çocuk olacak ha!”sonra barış’a döndü dayısı, tereyağ ve ballı parmağını yalayıp barış’ın kalbine dokundu, “işte” dedi, “allah tam burda.” barış bütün gün dönüp dolaşıp aynada kalbine baktı. tam olarak anlamıyordu ama inanıyordu da. şu kısacık hayatında dayısından başka inanacak kimsesi yoktu. gece olduğunda yine usul ve çocukça girdi yatak odasına, açtı sandığı. silahı yerinden aldığı gibi banyoya koştu. üzerini çıkardı, aynada gözlerine baktı önce. sonra kalbine indirdi gözlerini. “neden aldın?” dedi sessizce? “o benim! senin annen yok mu? sen kendi anneni alsana!” diye bağırdı ve öldürdü allah’ı. barış’ın seslerini duyan yengesi banyoya girdiğinde yerde kanlar içinde ve sekiz yaşında, kısacık ömründe önce babasından, sonra annesinden, tanrısından ve en son da dayısından kazık yiyen barış’ı gördü.

mir.

not #1: bu öykü barış için. onun yazılarını burdan okuyabilirsiniz.
not #2: resim şurdaki filmden alıntıdır.

babasından kazık yiyen bi barış tanıyorum ben. annesi meme kanserinden ölen. sonra babasının yanına gelmek zorunda kalan. benimle de öyle tanışan. çocukluğunu yitirmiş suskunluğunda. her şeyiyle yanında olmaya çalıştığım. güzel ve kötü anları onunla yaşadığım. şimdi o başkasıyla mutlu. hep mutlu olsun. (мир)

kaputveburun:

hayat bazen çok genç yaşta sikiveriyor insanı

sekiz yıllık hayatında ilk kazığı babasından yemişti barış. daha doğumuna beş ay varken babası üst kat komşusunu da alıp kaçmış ve bir daha geri dönmemişti. annesi dört sene dayanabildi, meme kanserinden öldü, barış’ın yediği ikinci kazıktı bu. 

bu yaşta dünyanın el yalnızı olduktan sonra dayısı ve yengesi koruma altına almıştı barış’ı. annesinin öldüğünün farkındaydı ama baba kavramını bilmedi hiç. annesi meryem ana kendisi de isa’ydı. ama aklı ermiyordu tabii bunlara. onun bütün derdi hafta sonları trt’de kovboy filmi izlemekti. bu kovboy merakı nerden geliyordu kendi dahil kimse bilmiyordu. zaten kimsenin de umurunda değildi. 

okula başladığı gün dünyanın en vırtgel ağızlı yengesi öğretmenine barış’ın bütün hikayesini anlattı. çok geçmeden bütün veliler ve öğrenciler öğrendi durumu. ilk zamanlar pek soran olmadı ama bir gün, dünyanın en düz saçlı ve sümüklü çocuğu “annen nasıl öldü?” diye soruverdi barış’a. meme kelimesi yengesi tarafından dile biber sürülmeye neden olacak kadar ayıp kelimeler içerisinde bulunduğu için dayısının her zamanki cevabını verdi: “allah yanına aldı.” 

okuldan döndüğünde oldukça sessizdi barış. sessiz olması da diğer bütün herşey gibi kimsenin umurunda değildi. kanepede uyuya kaldı. uyandığında duyduğu ilk cümle “yukarda allah var.” oldu. cümlenin sahibi barış’ın tekel bayii işleten dayısıydı. 

“dayı…”
“söyle paşam.”
“annemi allah mı aldı?”
“evet paşam allah yanına aldı. iyi insanları allah yanına alır her zaman.”

yastığa kafasını geri koydu ve uzun uzun, çocuk çocuk, kimsesiz kimsesiz düşünmeye başladı. 

gece olmuştu. yatağından sessizce kalktı, dayısının yatak odasına girdi ve birkaç kez yengesinin temizlik yaparken açtığında içini gördüğü sandukayı kaldırdı usulca. içinde gümüş kaplı ve işlemeli, seyrettiği kovboy filmlerindekilerden daha güzel revolveri gördü. eline alıp şöyle bir inceledikten sonra hızlıca dışarı çıktı. yürümeye başladı. evden bir hayli uzaklaşmıştı. hayatında ilk defa evden bu kadar uzaklaştığını arkasına baktığında fark etti. silahı pijamasının lastiğinden çekip çıkardı, biraz süzdükten sonra dayısının tarif ettiği allah’ın adresine doğru nişan aldı ve tetiğe bastı. büyük bir gürültü koptu, barış da bir hayli ürkmüştü ama pek belli etmedi. bekledi, bekledi, bekledi… 
“ee niye düşmedi o zaman?” diye söylendi kendi kendine. izlediği filmlerden dolayı birinin öldüğünde neler olduğunu az çok biliyordu. hayalinde kurşunu sıkar sıkmaz allah’ın yere düşeceğini canlandırmıştı. üçüncü kazığını da dayısı atmıştı barış’a. geldiği gibi hızlı hızlı eve geri döndü. silahı yerine koydu, odasına döndü.

ertesi sabah kahvaltıda dün gece olanlardan zerre fikriyatı olmayan dayısına sorgulayıcı gözlerle bakıyordu barış.

“dayı…”
“söyle koçum!”
“allah nerde?”
“yengesi benim yeğenim çok imanlı bir çocuk olacak ha!”

sonra barış’a döndü dayısı, tereyağ ve ballı parmağını yalayıp barış’ın kalbine dokundu, “işte” dedi, “allah tam burda.” 

barış bütün gün dönüp dolaşıp aynada kalbine baktı. tam olarak anlamıyordu ama inanıyordu da. şu kısacık hayatında dayısından başka inanacak kimsesi yoktu. gece olduğunda yine usul ve çocukça girdi yatak odasına, açtı sandığı. silahı yerinden aldığı gibi banyoya koştu. üzerini çıkardı, aynada gözlerine baktı önce. sonra kalbine indirdi gözlerini. “neden aldın?” dedi sessizce? “o benim! senin annen yok mu? sen kendi anneni alsana!” diye bağırdı ve öldürdü allah’ı. 

barış’ın seslerini duyan yengesi banyoya girdiğinde yerde kanlar içinde ve sekiz yaşında, kısacık ömründe önce babasından, sonra annesinden, tanrısından ve en son da dayısından kazık yiyen barış’ı gördü.

mir.

not #1: bu öykü barış için. onun yazılarını burdan okuyabilirsiniz.

not #2: resim şurdaki filmden alıntıdır.

babasından kazık yiyen bi barış tanıyorum ben. annesi meme kanserinden ölen. sonra babasının yanına gelmek zorunda kalan. benimle de öyle tanışan. çocukluğunu yitirmiş suskunluğunda. her şeyiyle yanında olmaya çalıştığım. güzel ve kötü anları onunla yaşadığım. şimdi o başkasıyla mutlu. hep mutlu olsun. (мир)

spektrumm:

“Klasik anlamda güzel kadınları hayal gücünden yoksun erkeklere bırakın” der Proust.

Yıllar sonra Kosiński, bir duayla tamamlar bunu: “Tanrı, hayal gücü olan erkeklerden, güzel kadınları korusun.”

(Source: serust)

beğenmediğini beğenenler olur

beğenmediğini beğenenler olur

Varlık hitabı, cinsinizin vurgulanmadığını hissettiğinizde yüzünüzde oluşan ufak bi tebessüme sebebiyet vermekte.

Load More

Older>

meine bunte welt

Remember, Remember...
the 2nd of November

Search

Latest Tweets

Sorry, the Twitter API is overloaded. Try again later.